Timur İNCE
22-02-2020

KAPI ÖNÜNDE Kİ YORGUNLUK

Bu hikayeye nasıl ve nerden başlayacağımı bilememenin altında çocukluğumun o ezik günlerin hatırlamakla, hatırlamayı istememek arasında kalmış kalın anlamsız yılların üzerime serpiştirdiği çoğul yorgunluklar var.

Bazı şeylerin tarihlerini hafızanız istese de silemez. Bazı isimler yaralarının tam merkezinden yıllar boyu yaşar sizinle. Yaş geçer, yeni doğanlar büyür, insanlar ölür, siz yaşlanırsınız fakat ruhunuza zamkla yapışmış bazı çelimsiz kareler “ordan” kimsenin çekip almasına gücü yetmez ve sizinle son gününüze kadar herhangi bir hücreniz gibi yaşarlar.

Birazdan anlatacağım hikayede bunlardan biri. Geriye dönüp baktığında kategorize etmekte zorlanmayacağımız kadar itici, kırılgan ve kırıcı, bu günden sonrası ise samimiyet ekseriyetli bir yanının var olduğunu göreceksiniz.

1989’un mayıs ayının son günlerinde başlayan “tarihin tekerrür eder” listesine almak istemeyeceği yaşanmış bir hayat hikayesinde; dileğim herkesin kendine ait bir sonuç, sonucun içinde iyimser bir özet çıkarmasıdır. Ve zamanın ürettiği tüm kavramlar arasında Siyah önlüklü günlerin 16 ilkokul nolu çocukluğuma bulaşmış o uzak, o sessiz, serüvensiz ama üçüncü sınıf mutlu yıllarla hesaplaşmam olarak kabul edin.

ilkokulu bitirmiş, babamın telkiniyle ortaokula gideceğimin toz pembe hayallerinde gezindiğim günlerde son karnemizi almaya henüz 2-3 hafta kala, bir gün sabah İstiklal marşını okuma sırasında iken Urfa Suruç’lu ilkokul öğretmenimiz M.H.A sordu. “Ortaokul’a gitmek isteyen var mı?” diye... 19 kişilik öğrenci grubu arasında tek 5’ci sınıf ben olduğum halde, iki dördüncü sınıf öğrencisini sırf boyları uzun diye sınıf atlatmış toplam 3 kişi olmuştuk.

Ölümüne bir dayak yiyeceğimi bildiğim halde sağ elim isteksizce havaya kalkmıştı. “Ben” derken... 5’ci sınıf olduğum için haliyle sıranın en önündeydim. Öğretmenin biraz yüksekte bulunduğu beton kaldırım üzerinde ayağının içiyle tam göğüs kafesime vurduğu sağlam bir tekme sonucu geriye savrulurken kendimle birlikte geride ki bir kaç öğrenci daha sağa sola düştüğü o bedbaht-hazin gün...

Bir ara nefesimin çıkmadığını fark ettim. Göğüs kafesim kilitlenmişti sanki. Yerde hareket edemiyordum, bir iki dakika kaldım öyle. Kalkabildiğimde öğretmen korkusundan kimse beni tutup kaldırmamış, üzerime gelmemiş, yardım etmemişti. Zar zor çıkan nefesimin çıkmasını sağlamaya çalışırken yerde debelendiğim sıralarda, bir kız öğrenci korktuğu için ağlayınca bende cesaret bulup ağladım. Yerimden kalktığım gibi doğruca ortaokulun yolunu tutmam bir oldu. Yaklaşık iki saatlik dağ yolundan Pütürge lisesinin bulunduğu; hem ortaokul hem lise olduğu dönemde, ağrıyan göğsüm, dinmeyen hıçkırıklarımla ilçeye varmıştım. İlçede birisine ortaokulun yerini sordum. “Şubenin orda” demişti. Şube nedir, nerededir bilmeden sadece elini gösterdiği yöne doğru ilerledim. Biraz sonra gördüğüm o baş döndürücü manzara... Bir anda büyülenmiş gibi!... Ve deli bir tuhaflık sarmıştı etrafımı. O kadar öğrenci, kocaman liseli öğrenciler, üniformalı yetişkin kızlar, takım elbiseli kıravatlı erkekler ile kalabalık öğrenci grubunu okulun önünde görünce şaşırmış kalmıştım. İlk kez gördüğüm o kadar öğrenciyi seyrederken ağladığımı gören bir öğretmen yanıma geldi. Sarışın, saçları kavruk yana taramış daha sonra isminin Yusuf olduğunun öğrendiğim öğretmen önüme diz çöktü. Bir yandan sorular soruyor diğer yandan kolumdan tutup beni okul Müdürü odasına götürdü. Okul Müdürü aynı şekil kim olduğumu, neden ağladığımı soruyordu. Çengelli köyünden geldiğimi ortaokula kaydımı yaptırmak istediğimi söyledim hıçkıra hıçkıra. Ağlamamam için bir bardak su verdi, içince gözyaşlarım kısmen dinmişti. Ağlamam; ağrıyan göğsüm için değil nedense her defasında bir bahane bulup ölümüne dayak atan ilkokul öğretmenimin bana zinhar acımasızlıkla birlikte haksızlık yapmasına isyan etmemdi. Ondan bir kaç önce de sırf çorabımın teki delik olduğu için iki ayağımı sıranın üzerine koymuş, nar ağacı sopasıyla ayaklarımın altına vurması olmuştu. Falakaya çekmişti yani. Her ayağıma 15 sopa... Ve sayısız tekme, tokat, sopayla yüzleştiğim çeyrek, çarpık, çürük geçen ilkokul yıllarım.

Müdür bir babacanlıkla “Peki, dedi köyde yumurtanız var mı? Yumurta getirirsen seni ortaokula kayıt ederim. Bu söylediklerinden sonra okuldan nasıl çıkmışım, ilçe sokaklarından nasıl geçmişim hatırlamıyorum. Tek hatırladığım dağ yolundan koşarak değil süzülerek eve geldiğim... Eve kadar bir mutluluk, bir hevesle, bir sevinçle koştum. Yorulduğumda iki elimle dizlerime tutunup biraz soluklandıktan sonra bir atlet çevikliğinde tekrar koşmaya devam ediyordum. Eve gelir gelmez “Pine” dediğimiz tavukların yumurta yaptığı yere baktım, 6 tene vardı. Anneanneme gittim, sordum 8 tane verdi, bir komşumuzdan istedim 5 tene de onlardan aldım, toplamda 19 adet yumurtayı bir bir poşete koyup tekrar dağ yolundan ilçeye...

Pütürge lisesine vardığımda kimse yoktu bu kez, öğrenciler derste olmalıydılar. Doğruca müdürün odasına, yumurta poşetin masanın üzerine koydum, yumurtaları getirdim deyince müdürün gözleri doldu, “evladım sen ne yaptın, sen ne yaptın...” cümlesini kaç kez tekrarladı. “Oysa ben şaka yapmıştım, şimdi sen köye mi gittin, nasıl gittin-nasıl geldin” derken bir damla kocaman gözlüğünün altından yanağına aktığını fark etmiştim. Çok üzülmüştü bu duruma. Duygulandı. Sandalyesine geçti. Uzun masa kalemini çekip aldı eline, Bir not yazdı. Uzattı bana. “Eylül ayının ilk haftası bu not kağıdıyla gel seni kayıt edeceğim” dedi. Beklememi söyledi ve paydos saatinde arabasıyla getirip köyüme bıraktı. Şimdinin parası yaklaşık 50 lira da para verdi bana. Almayınca ısrar etti, tutuşturdu elime. Okula kayıt olacağım sevinciyle o gece sabaha kadar uyumadım.

Ondan sonra mı? Her gün çıkarıp defalarca baktığım not kağıdının ortaokula gidebilme teminatı olarak özenle sakladığım “büyük Atlas” ansiklopedi sayfaları arasında sabırsızlıklık içinde geçmeyen o aciz günler.

Nihayet eylül dediğinde zamanı gelmişti. Not kağıdı elimde dayandım okulun kapısına. Müdürün odasına, yumurtaları bıraktığım gibi kağıdı masaya koydum. Derhal tanıdı beni müdür. Gülümsedi, hal hatrımı sordu. Kayıt yaptırdım fakat bu kez kalacak yer sorunu ortaya çıktı. İyi havalarda çoğu zaman eve dağ yolundan, bulursam araçla gidip gelerek geçiştirmeye çalışsamda ağır kış mevsiminde ise bir akrabamızda kaldım.

O sıralar müfredat sağlamdı, günde 9 saat ders yapıyorduk. Kış günleri kısa olduğu için son dersten çıktığımızda karanlık başlardı. Bir gün dersten çıktığımda karanlık başlamak üzereydi, yerde dört parmak kar, Aralık ayı. Cuma günüydü, köye gitmek istiyordum. Araç bulamadım, ki; o dönem sayılı araç vardı ilçemizde. Baktım, araç yok, derhal dağ yolundan yola çıktım yine... Yazıbağı dediğim bölgeye geldiğimde bir köpek peyda oldu yakınımda, uzun kuyruklu cüsseli bir köpekti. İki, üç, beş derken sekiz oldular. 8 sessiz, havlamayan, kafalarını yere yakın tutarak yürüyen köpek benim etrafımı kuşatmış halde benimle yürümeye başladılar. Ara sıra yaklaştıklarından kızıp seslendiğimde durur, ben biraz yürüdüğümde benimle birlikte onlarda devam ederlerdi. Çetindere bölgesine kadar geldiler benimle. Sonra kayboldular aniden. Nereye gittiklerini görmedim. Çaya indiğimde çay suyunu geçmek zor olmuştu, taşlardan atlamak isterken ayağım kaydı suya düştüm. Eve geldiğimde gecenin saatleri bayağı ilerlemişti. Kapımızın desenli mavi renkli camlarından dışarı taşan ışığı görünce tüm yorgunluğumu çıkarıp oraya koydum. Yüzüm şen halde girdim içeriye. Babam böyle yürüyerek geldiğim için çok üzüldü. Belli etmedi ama morali çok bozulmuştu. Köpeklerden bahsedince onların kurt olduğunu söyledi. Hayret ederek nasıl bana karışmadıklarına şaşırdı. Kurt psikolojisini çok iyi bilirdi babam. Hayatının çoğu dağda avcılıkla geçmiş diye... Her zaman o 8 kurtun bana bekçilik yaparak, dağın en çetin bölgesinden geçirdiklerini düşündüğüm çok olmuştur. Masum çocukluğa bahşedilmiş ilahi bir ödül gibi...

Ve yine bir okul çıkışı, köye dönme merasimi daha... Bu kez asfalttan yürüyorum. Gelen sarı renkli steyşın Reno 12’ye el kaldırdım, biraz illerde durdu. Yatılı bölge okulu (YİBO) civarıydı. Araçtan dört kişi daha vardı. Yol ayırımına geldiğimizde (Doğanyol-Malatya) Tepehan’a gideceklerini söyleyince yol ayırımında inmek istedim. İndiğimde yol parası olarak şimdinin parasıyla sanırım 5 tl kadar vardı, uzattım şoföre. Almaz diye beklerken aldı, halbuki yakın mesafe binmiştim. “Bu az!...” dedi... Diğer ceplerime baktım, bozukluklar çıktı, uzattım onları da aldı, daha yok mu deyince ceketimin cebinde bir bozukluk daha buldum, elimden çekip alması ve memnuniyetsiz şekilde söylenerek gazlayıp gitmesinin üzerimde bıraktığı tuhaf duyguları uzun yıllar okul defterlerim arasında sakladım.

Yaklaşık 20 gün önceydi, yani 29 yıl sonra... Malatya’da yemek için bir lokantaya girdim, yemeğimi yerken yan masada bir adamın gözünün sürekli üzerimde olduğunu fark ettim. Çok geçmeden kalkıp yanıma geldi, selam verip karşımda ki sandalyeye oturdu. Adımla seslendi fakat ben tanıyamamıştım. “Seni Pütürgede şurda burda bir kaç kez gördüm, her gördüğümde içim sızladı, beni affeder misin?” Ben henüz ne anlatmaya çalıştığını çözememiştim, anlamaya çalışırken adam devam etti. “Küçüktün, 10-11 yaşında vardın yoktun, iki karış boyun, seni yolda arabama almıştım, yol ayırımında seni indirince para aldım senden. Hatırlar mısın? Hatta bütün paranı aldım, en son ceket cebinin astarına düşmüş bir metal parayı da çıkarıp bana vermiştin. Şeytana uydum öyle, seni orda bıraktıktan sonra günlerce aklımdan çıkmadın, neden o çocuğa öyle bir şey yaptığımın hep pişmanlığını yaşadım” deyince hüzünlü biraz da duygusal ve melankolik bir atmosferin içine balıklama atlamıştık ikimiz. Saygı mı desem, sevgi mi, dostluk, minnet mi bilemedim. Hepsi bir anda içerime doldu. İzin ver yemek paranı ben vereceğim sende hakkını helal et bana diyen amcayla uzun uzun sohbet ettik, eskilerden konuştuk ve de helalleştik.

Bazı güzellikler geç geliyordu. 29 yıl sonra benimde hiç unutmadığım taksi şoförüyle karşılaşmanın huzurunu katlayıp koydum günlükler tuttuğum defterin arasına. Artık yüreğimi serinletecek, daima iyi hatırlayacağım yeni bir anım daha vardı.

Bir dönemi paylaştığım Pütürge lisesi öğrenci ve öğretmenlerini saygıyla anıyorum.

TİMUR İNCE

Not: Bir süre sizlerden ayrı olacağım, şimdilik böyle (uzun) bir yazıyla veda etmek istedim. Herkese kucak dolusu selamlar-sevgiler. Saygılarımla!

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir. İlk yorumu siz yapın!...